Benim, bizim ve onlarin hikayesi : Isvec

Huzurun olmadığı, her daim birinin bir diğerini ötekileştirdiği, ben merkezciliğin çok sevildiği bir coğrafyada yaşamanın getirdiklerinden midir yoksa bireysel deneyimlerle vardığım sonuçlardan mıdır hala çok emin olamadığım, ama bunlarla öyle ya da bu şekilde bağıntılı olan bir dizi nedenle kendi aidiyetimi sorgulamaya başlamam çok da gecikmedi. Herkesin kendi iç serüveni onu bir yere taşır, güzelce yoğurur, şekillendirir. Bazen de tutmamış hamur tarifi gibi ya cıvık kalır şekil verirsin, durmaz dağılır ya da çok sert olur şekil versen de pişince taşlaşır bir şeye benzemez. Öyle durumlarda hamura müdahale etmek gerekir, kendi iç serüveninde de işler sarpa sarınca müdahale şart, tabii serüvenden sağa sağlım çıkmak gibi bir gayeniz varsa. Benim hikayem tam da bu müdahaleyle yön değiştirmeye başladı..

Ayrıcalıklı olmanın öykünülecek ve hatta gurur duyulacak bir durum olduğunu işiterek büyüdüm. Kim kimi tanıyor, kim kiminle yemek yemiş, hangi okula gitmiş, hangi üniversiteyi kazanmış? Kimin tanışı ona nerede iş ayarlamış da kim kime referans olmuş, öbürü de müdür olmuş, hastanede şu doktorla ahbapmış, o çok iyi olan sınıf öğretmeninin sınıfına düşmüş mü çocuğu? Her ailenin el üstünde tuttuğu çocuklardık en azından bilinen hikayelerimiz böyle. Bir şekilde her aile kendi iyisiyle ve kendi doğrusuyla bu küçük ayrıcalıklar, ilişki ağları içerisinde çocuklarına en iyi fırsatları, en iyi eğitimleri en en en iyileri sağlamak için çabaladığını söylesem yanlış olmaz sanırım. Elbette herkesin “en iyisi” kendisine tabii. Üniversitede, küçük bir şehrin ayrıcalıklı çocuğuyken binlerce öğrenci içinde herhangi biri oluvermem değişik bir deneyimdi. Pek de güzel oldu, ben merkezini bırakmayı öğrendim, dünyanın ve hayatların aslında nasıl olduğunu soğuk bir duş etkisiyle fark ettim. Sanırım bunda okuduğum bölümün de yadsınamayacak bir etkisi oldu. Okudukça, farkındalıklar gelişti, fakat farkındalıklar tek başına gelmiyordu yanında tepkileri ve oldum olası baş etmeyi öğrenemediğim isyan hissini beraberinde getirdi. Hani cildinizdeki gözenekler ne kadar açıksa, o kadar çok toza, dış etmene maruz kalırsınız, işte öyle oldu. Algılar seçici davranmaya, hassasiyetlerim artmaya ve tahammül düzeyim de o ölçüde düşmeye başladı. Ama en çok da kendime tahammül düzeyim düşmüştü çünkü açılan algılar, artan farkındalıklar önce size içten vuruyormuş onu gördüm. Mükemmel değildim ve eleştirdiğim, yadsıdığım, karşı durduğum birçok şeyin tam olarak da timsali olarak varlığımı sürdürüyor olmak iç çelişkilerimi ne de güzel sergiliyordu.

Tüm bu iç serüvenim sürerken iş hayatına atılmak, ayaklarımın üzerinde durmak gibi çok temel hedeflerle çok sevdiğim alanımda (sosyoloji ve sosyal politika) küçük de olsa projelerde çalışıp UNICEF’teki o çok istediğim işe defalarca yapılan başvuru sonucu kabul aldım. Çok severek çalıştım, çok şey öğrendim, çok güzel yaşadım çünkü güzel de para kazandım. Ama tüm bunların hepsinin hala çok ayrıcalıklı imkanlarım olduğu için gerçekleştiğini tekrar görmem, mülteci kamplarına gitmemle oldu. Çok çalışkan olmanın, aldığın eğitimle aklını ehlileştirebilmenle, yetiler elde etmenin aslında tek başına “iyi” bir iş sahibi olmanla çok bir alakası olmadığını fark etmek hem egomu hem de benliğimi çok ama çok sarstı. Düşünüyorum çok çalışmanın, özverinin asla yeterli olmadığı hayatlar var ve bunlar gerçek. Televizyonda, sosyal medyada görmüyorum. Kanlı, canlı karşımda. Kendi kulaklarım duyuyor hikayeleri, kendi gözlerim görüyor okulda neden olmadığını söyleyen minnacık çocuğu. Utanıyorum kendi sorunlarımdan, iç benliğimin saçma sapan çelişkiler yumağından. Ayrıcalıklı sorunlarım var. Bu çelişkilerin yıpratıcı bir hal alması, tahammül seviyemi düşürmesi ve aslında toplumsal olarak yaşadığımız sorunların özüne bakmayı ne kadar sevdiğimi hatırlamamla serüven bir yol ayrımına vardı.

Şanslıydım ki hayat arkadaşımı bulmuş olmam ve tüm bu süreçlerde benimle birlikte belki benzer belki kendisine özgü farklılıklarıyla ortak bir seyir izledi. Ayrıcalıklı sorunlar ve ayrıcalıklı imkanlar aidiyetle ilgili olan sorgulamalarla birleşince, farklı deneyimlerin, farklı ülkelerin yaşantılarına olan ilgimizi arttırdı. Biran öyle bir hissiyata büründük ki evet, kendimizi dinlemeli, uzaktan bakmalı ve yeniden değerlendirmeliydik içine doğduğumuz coğrafyayı.

Başka yerlerde yaşamayı denemeye karar verdikten sonra dünya sandığımızdan da büyük olduğundan, önümüzde uçsuz bucaksız seçenekler vardı. Var mıydı gerçekten? Yavaş yavaş ayrıcalıklı kimliklerimizin, “görece” ayrıcalıklı kategorisinde olduğunu bir kez daha gördük. Bu aslında bildiğimiz ama yurtdışına tatile gitmedikçe ya da yurtdışına taşınma gibi bir karar vermedikçe günlük hayatımızda bizi etkilemeyen bir durumdu. Şimdi aldığımız kararla kendini göstermeye başlamıştı. Neredeyse yok diyebileceğim birikimle, dilini bildiğimiz ve sadece eğitimli iş gücü olarak değerli olabileceğimiz nereler var dediğimizde seçecekler otomatik olarak bir elin parmağını geçmeyecek kadar azalıyor. Birikim olmadan, işi gücü bırakıp başka bir ülkeye iş bulmadan gitmek bizim göze alamayacağınız bir riskti ve onun yanında hala ödemekle yükümlü olduğumuz birtakım borçların varlığı işimizi zorlaştırıyordu.

İşin açıkçası ne kadar sevsem de Sosyoloji mezununun henüz dünyamızda geçerli bir meslek alanı yok diyebilirim. Bana sorsanız tüm sorunlarımızın çözümü bizlerden çıkabilirdi, en azından katkımız olurdu ama siyasetçiler ve karar vericiler her şeyi bildiklerinden midir bilinmez aranan meslek gruplarından değil sosyologlar. Dolayısı ile araştırmaya, okumaya olan merakımın üzerine giderek üniversite eğitiminde ileri adımlar atmanın benim için güzel bir seçenek olabileceğine karar verdim ve okul araştırmaya başladım. Ne kadar çok okul ne kadar güzel programlar var. Var ama AB üyesi olmayan üçüncü bir ülkenin vatandaşı olarak bildiğim tek yabancı dil olan İngilizce ile gidebileceğim okulların ücretlerini karşılamam ve üstüne hayatımı idame ettirmem mümkün değildi. Eğer bu işi yapacaksam burs bulmam tek opsiyondu. Fakat iş hayatının koşturmacasında ve bireysel önceliklerle yarım bırakılmış bir yüksek lisans tezi ile doktoraya kabul almak çok mümkün olmadığından, tekrar yüksek lisansa başvurmam gerekiyordu. Bu da burs ihtimalini çok zorluyordu çünkü ne yazık ki yüksek lisans için burs imkanları neredeyse yok denecek kadar az. Yılmadım, araştırdım, belki yüzlerce okula baktım, ilgimi çeken programlara odaklandım. Bu arada belirtmem gerekir ki, biz kendimizi Akdeniz insanı olarak tanımlıyoruz, sıcak havayı seviyoruz. Ege güzel denizi ve mutfağıyla hayranı olduğumuz ve bulunmaktan en keyif aldığımız bölge. Dolayısı ile daha bize ve kültürümüze yakın ülkelere baktıysam da bizim koşullarımıza uygun bir seçenek bulamadım. Hal böyle olunca, akademik olarak beni besleyebilecek ve ülke olarak rahat yaşanabilecek kriterlerine dönerek hiç aklımızda bile olmayan hatta benim çoğunlukla soğuk olmasından ötürü son seçenek olarak bıraktığım İsveç’i değerlendirmeye aldık. İş deneyimimle ve akademik geçmişimle çok paralel ve alanında çok iyi olduğunu düşündüğüm bir bölüm buldum ve o da ne? İsveç’in Türkiye ile özel bir anlaşması olduğunu ve bu anlaşma ile her yıl yaklaşık 20 kişiye yüksek lisans bursu verdiğini öğrendim. Bu tür bilgiler genelde zor bulunur, fakat sonradan da öğreneceğim gibi İsveç’teki kurumlar bilgi paylaşımı ve erişilebilirlik konusunda gerçekten çok gelişmişler. Üniversitelere başvurmak istiyorsanız tek kurum üzerinden tüm bilgilere ulaşabiliyor ve burs imkanlarını ülkenize, statünüze göre aynı siteden araştırabiliyorsunuz. Öz söz, bu bursa başvurdum ve düşük ihtimal olmasına karşın ilk kez şansım yaver gitti ve kabul aldım. Kabul aldığımı öğrendiğim an işlerin ciddiye bindiğini fark ettiğim andı. Rahat alanı terk etmenin birkaç evresi varmış, birincisinin bu olduğuna şüphem yok.

Peki süreç nasıl ilerledi, neler yapmamız gerekti, kalacak yer, sosyal güvence, oturma izinleri nasıl alındı? Dahası ayrıcalıklı sonrasında görece ayrıcalıklıya dönüşen sosyal statümüze ne oldu? Gerçekten yerelleşebildik mi? Gittiğimiz yere ait hissetmek, o şehrin bir parçası olmak kolay mı? Tüm bunların cevabı bir sonraki yazılarda!

Bediz Büke İren Yıldızca

Bize dilediginiz zaman ulasabilirsiniz.

© 2023 by Train of Thoughts. Proudly created with Wix.com