Londra'da Ikinci Gun

İlk gün uçak yolculuğu, yorgunluk derken Londra’da olduğumuzu pek idrak edememiştim. Yatak odası, -ki bu terim pek doğru olmaz, biz ona tavana çok yakın bulunan asma kat tarzı bir yer diyelim- yatakta oturduğumda, elimi havaya kaldırdığımda tavana değebildiğim bir yerdi. Daha da komiği, çantamla uyuyordum! Evet, yanlış okumadınız, cantamla uyuyordum. Cünkü gelirken yanımızda hatırı sayılır miktarda nakit para getirmiştik. Neden mi?! Hızlıca evimizi kiralayalım, paramızı hemen bankaya yatıralım, SWIFT falan uğraşmayalım diye. Ahhh, nereden bilecektim ki bu nakit paranın başımıza bela olacağını. Neyse, delice çalan bir alarm ile yerimizden sıçradık. Hemen tepemizde bir alarm çılgıncasına çalıyordu. Bir an için nerede olduğumu anlamadım ve ilk tepkim “Hırsız girdi! Onur eve hırsız girdi!” oldu. Yanımda bulunan, birlikte uyuduğum çantama istemsizce sarıldım. Ev sahibinin, gerekli olduğunda bakmamız için bize bıraktığı kağıtlara yöneldik doğruca. Çalan alarmın yangın alarmı olduğunu, çaldığında susturmak için üst komşuya danışmamız gerektiğini hızlıca okuduk. Önce odayı, mutfağı ve en son banyoyu kontrol ettikten sonra sorunun bizim evde olmadığını anladık. Komşuya çıkmak üzere kapıyı açmamız ile karşımızda belinde bir havlu, saçı başı ıslak, hani şu meşhur Notting Hill filminde Hugh Grant’ın ev arkadaşı “Spike” tarzında ağır Ingiliz aksanına sahip birini bulduk. Gözünüzde canlandırın diye Spike’nin bir resmini eklemek istedim.

Meğerse bizim Spike sabahın köründe küvetini doldurmuş, sıcak suyu da açmış da açmış. Doğal olarak yangın alarmı çıkan buharı yangın olarak algılamış ve ötmeye başlamış. Daha sonra yangın alarmları ile ilgili şu ilginç bilgiyi de öğrendik. Belli bir dakika aralığında alarm susmazsa, yangın olduğu düşüncesiyle itfaiye geliyormuş ve eğer siz Spike gibi yanlış bir alarma sebep olmuşsaniz devletin kurumunu gereksiz yere meşgul etmekten cezayı yiyormuşsunuz. Gotik evimizdeki ilk sabahımıza uyanmamız bu şekilde oldu. Kendi evimize çıkana kadar da bütün geceler içimdeki huzursuz soruları kovalamakla geçti. “Başka bir ülkedeyiz ve kimseyi tanımıyoruz”, “ya Onur hastalanırsa onu nereye götürürüm?”, “Polisi nasıl ararım?”, “acaba ev bulabilecek miyiz?” gibi kendi konfor alanından hızlıca çıkmış ve 30 yaşına kadar öğrendiği herşeyi geride bırakmış olan ben, yeniden en basit şeyi bile öğrenmek zorunda olduğumu hissediyordum.

Ankara Anlaşması içerisinde BRP (BRP – Biometric Residence Permit) adi verilen kartın vize çıktıktan sonra 1 ay içinde alinmasi, ülkeye giriş yaptıktan sonra da 1 hafta içerisinde polis kaydının yaptirilmasi bir numaralı gereklilik. İkisini de ertelemenin sizler için oldukça zararlı olduğunu söylemeliyim. Burada her şey kurallarla yürüyor ve hiçbir devlet kurumunda, ülkede yeni olmanızdan kaynaklanan bilgisizliğiniz bir bahane olarak görülmüyor.

Bütün pozitif enerjimiz ile hazırlanıp öncelikle kimlik kartlarimizi almak ve polis kaydimizi yaptirmak için yola çıktık. BRP kartınız bu ülkedeki her şeyiniz. Oturum ve çalışma izninizin üzerinde bulunduğu bir kart bu. Ev kiralamak, banka hesabı açtırmak ve işe girdiğinizde yapılacak işlemler için gerekli olan en önemli kart. Fakat, bu kartı bizim nüfus cüzdanı gibi yanınızda taşımanız beklenmiyor hatta çok önemli olduğu için kimse taşımıyor. Olumsuz bir durumda kartınızı alıp, polis istasyonuna gitmeniz bekleniyor. “TC’yi alıyım abla, bir GBT’nize bakalim!” durumu burada yok. Zaten ev değiştirdiğinizde yeni adresinizi polise bildirdikten sonra polis ile hiç işiniz olmadığının da altını çizmek isterim. Çok şükür şuraya geldiğimizden beri ne bir kavgaya karıştık ne de bir kavga gördük. Peki burada 3. sayfa haberleri yok mu Tuba’cım ya? Var elbet. Burası da İstanbul kadar metropol bir yer ama olay sayısı daha az. Zaten her yerde kamera var ve günde en az 70 kameraya yakalaniyorsunuz.

BRP kartımızı almak için çok merkezi olan Holborn’a metro ile ulaştık. Daha önce belirlediğimiz postanemize girdik, 2-3 dakika sıra bekledikten sonra hem benim adıma hem de Onur adına gelmiş olan, içinde BRP kartlarımızın olduğu mektupları aldık. Yine süper önemli bir nokta; burada bu denli önemli dokümanlar mektup ile gidip geliyor. Hatta hala her şey mektup ile geliyor. Doktor randevusu hatırlatma kağıtları, ehliyetler ve hatta ve hatta pasaportlar! Tabii ki bunlarin bazilari online da alınabiliyor ama herkes eski olan posta geleneğini devam ettiriyor. Özellikle Ankara anlaşması için bütün dokümanların kağıt olarak saklanması gerekiyor.

Eğer iyi bir çocuk olursanız sabah mutlu postacıları görebilirsiniz:) Iste BRP kartımızı aldığımız postanemizin önündeki resmimiz!


Sırada, ikinci durağımız olan polis istasyonu vardi. Citymapper uygulamamızı açtık ve otobüs ile gitmeye karar verdik. Beni bir mutluluk sardı. Kırmızı, iki katlı Londra’nın simgesi otobüslere binecektik. Bizim ülkede olmadığından mıdır nedir, iki katlı otobüslere hep ayrı bir sempatim oldu. Özellikle üst kat, en ön cam boş ise asla kaçırmam, daima kısa çaplı bir şehir turu yaparım. Tamam otobüs ile gidecegiz de otobüs nereden gelecek, durak hangisi? Londra’da ilk zamanlardan beri beni en cok zorlayan, trafiğin tamamen ters akması. Çocuklukta annemin bastırarak öğrettiği “Önce sola, sonra saga sonra gene sola bakacaksın Tuba’cım” cümlesinin yerini “Önce saga, sonra sola sonra gene saga bakıcaksın Tuba’cım” almisti. Ama yılların alışkanlığı şıp diye nasıl değişebilirdi ki. Bundan dolayi; asla Türklük yapıp, aceleci davranmamaya, ışık yayalara yeşil yanmıyorsa asla geçmemeye karar verdim. Çok şükür daha ne bisikletli altında kaldım ne de otobüs J Size de en büyük tavsiyem, özellikle Londra’da karşıdan karşıya geçerken asla ama asla acele etmemeniz olur.

Polis istasyonuna vardığımızda kapıda bir polis bizi karşıladı. Kendisine ülkeye dün giriş yaptığımızı, 1 senelik BRP kartımız olduğunu ve kayıt yaptırmak istediğimizi söyledik. Fakat görevli, polis istasyonunun şu an çok yoğun olduğunu ve her gelene bir randevu verdiklerini söyleyerek bize 2 hafta sonrasi için randevu verdi. Randevu kağıdının üzerindeki en önemli detay ise, bizim ülkeye girdikten 1 hafta içerisinde polise geldiğimizi kanitlayan bilgiydi. Londra’da geçen 1 seneye dönüp baktığımda ogrendigim en onemli sey, her işin bir kuralının olduğu, bu kuralların her seviyeden insan için kolay ve yapılabilir sekilde planlandigi ve kurallara uyduğun takdirde işlerini kaygısız yürütebilecegin. Bu sehir yabancı insanlarla beslenen bir sehir. Sayisiz ulkeden gelen insanlar var. Sadece Londra metrosunda yerel dillerle birlikte 300 farklı dil konuşuluyor. Düşünebiliyor musunuz? Çalışma arkadaşlarınızın neredeyse yüzde 50’sinden fazlası yabancı pasaporta sahip. Bundan dolayı, farkli kültürlere hem çok açıklar hem de çok saygılılar. Belki ilk etapta samimi değiller hatta gerçekten size yüreklerini açmaları uzun zaman alabiliyor ama saygilarini her alanda size gösteriyorlar. Çocuğunuz varsa, onu bir Ingiliz vatandaşından daha öncelikli olarak okula yazdırma hakkınız bulunuyor mesela. Çocuğunuz mağdur olmasın, kültüre bir an önce alışabilsin diye. Farklı düşüncelere, farklı dinlere, farklı dillere, farklı cinsiyetlere, farklı yaşamlara, farklı yemek tarzlarına hoşgörülüler. Suriyeli, Afgan, İtalyan, Japon, Çinli ve Türk mahalleleri var. Tabelalar İngilizce olmak zorunda değil mesela.

Hoşgörüyü özledigimiz ulkemizde de umarım birbirimizi farklılıklarımızla sevmemiz gerektiğini anlayacağımız günlerimiz yakindir.

Birlikte çok güzeliz ve cok güzel günler gorecegiz!

Sevgi ve hoşgörü ile kalın…

Bize dilediginiz zaman ulasabilirsiniz.

© 2023 by Train of Thoughts. Proudly created with Wix.com